SİYASAL İSLAMCILIĞIN İLERİYİ GERİDE ARAMA PARADOKSU
PROF.DR. GÖKHAN ÇAPOĞLU

PROF.DR. GÖKHAN ÇAPOĞLU

SİYASAL İSLAMCILIĞIN İLERİYİ GERİDE ARAMA PARADOKSU

16 Ekim 2019 - 06:46

▪ Bu cumartesi sizlerle biraz teorik biraz derinlikli bir konuda sohbet edeceğim. Öncelikle, kendimiz için hayati önemdeki bir soruyla başlayalım: Modernleşme veya Aydınlanma denilen olgu neden Doğu toplumlarında değil de Batı ikliminde ortaya çıkmıştır? Astronomi ve matematikte kaydedilen ilerlemelere rağmen, sanayi devrimi niye İslam dünyasında değil de İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde gerçekleşti? Çinliler, barut, el arabası ve su buharı gibi endüstriyel buluşlara karşın niçin ekonomik gelişme ve sanayi devrimine öncülük edemedi?

▪ Bu derinlikli ve tarihsel sorun çok cepheli olduğu için, tek bir cevabı olamaz, insanlık tarihi de zaten bu konuda önümüze zengin bir bilgi menüsü sunmaktadır. Bu konuyla uğraşanlar önümüze önce Magna Carta'yı (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) koyarlar (1215). Bu sözleşme ile İngiltere'nin feodal beyleri Kral John'un yetkilerini kısıtlayarak özel mülkiyetle toprak rantını sermaye birikimi ve sanayi yatırımına hazırladılar. Sözleşmenin 39. maddesiyle insanlık tarihinin en önemli değeri "hukukun üstünlüğü" ilkesi kabul edildi.


Osman Selim Kocahanoğlu

▪ Modernite konusuna özel ilgi gösteren Max Weber, mülkiyet hakkını güvenceye alan feodal Batının toplumsal koşullarıyla, keyfi yönetimi azamileştiren Doğu feodalizmini karşılaştırır. Hukuk, bilim ve sanayide Batının rasyonelliği ile İslamın istikrarsız ekonomik koşulları çatışır. Weber'e göre Doğu'daki İslamcı toplumların ekonomik yapısı Batı'da olduğu gibi üretim ve ticaretle uğraşma yerine fethedilen yerlerden ganimet toplama üzerine kurulmuştur. Doğu kültüründe din anlayışına paralel olarak savaşçı ve talancı bir toplum yaratılmış; tasavvuf kültürü de halkı mistik bir uzaklaşmaya sürüklemiştir.

▪ Max Weber'in, Osmanlı toplumu için öne sürdüğü bu görüşün tartışılacak yönleri olsa da, isabetsiz sayılamaz. Doğu İslam toplumlarında hem benlik ve anlam olgusu yaratan hem bu olguların krızini üreten medrese öğretisi ve tarikatların, toplumda ekonomik duyarsızlık yaratması doğru olsa gerektir. Max Weber'e göre, toplumlarda ekonomik ve toplumsal etkileşim ve bilimsel gelişmeler, duygu ve geleneklere, dogmalara göre şekillenmez. Din ve inanç meselesi “öbür dünyayı” ilgilendiren fizik ötesi bir kavram, “dünya işi” ise pozitif ve fiziksel bir kavramdır.

▪ Bizdeki İslam sufiliği ve teolojisi ekonomik ve ticari faaliyeti saygınlığı olmayan dünyevi bir ilişki saymış, Kur’an’daki “el- hayatü’d dünya” terkibiyle dünya - ahiret kavramları arasında ilişki kurarak, ekonomik faaliyet küçümsenmiştir. İslâm teolojisi, biri içinde yaşadığımız gerçek dünya, öbürü ölümden sonraki ahiret olmak üzere dünya ve ahireti ayrılmaz iki alan saymıştır. Dünya kelimesi "denaet" mastarından türeyen çok düşük, âdi, basit, iğreti, rezil hayatı simgeleyen bir anlama indirgenmiştir. Sufilik ve tasavvuf kültürü de insanı Allah yolundan alıkoyan her şeyi, dünya kavramı içine sokarak, nefsin zevklerinden, para ve mal varlığından ibaret görmüştür. Buna göre dünya hayatı, aldatma metaından başkası değildir (Ali İmran 3 / 185). Allah dilediğine rızkını bollaştırır, dilediğine darlaştırır. Ahiretin yanında dünya hayatı geçici bir yarardan ibarettir (Nisa 4/77).

▪ İslâm teolojisi ile uğraşan ilahiyatçılar dünya-ahiret düalizmini yorumlarken, daima ahiret lehine ve dünyevilik aleyhine sonuç çıkarmış, neticede dünyaya dalan Allah’ı unutur anlayışı gelişmiştir. Din ile ekonomi gündelik dünyevi siyasetin aracı yapılınca, kendisi viski içerken piyasada "haram gıda-helal gıda/ faizsiz banka" komedisi ortaya çıkmıştır. Halbuki fizikle din arasındaki ilişki neyse, din ile ekonomi arasındaki ilişki de aynıdır. Kutsal kitaplarda günümüz ekonomik kurallarını aramak bizzat dinin kendisine saygısızlıktır. Ekonomik geriliğin zihinsel parametreleri İslam teolojisinden etkilenerek üretime dayalı kapitalizme kapanmamış, karşı gelmiştir.

▪ Medrese öğretisi ve İslam tasavvufu evliya, veli, ermiş ve şeyh kerametlerine önem verirken; modernite insanı ölüm özlemi çeken ortaçağ tipleri yerine, keşif ve icatlarıyla, felsefi düşünce ve akıl yürüten bilim adamlarına değer vermiş; eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzende bu dünyaya bağlanan bir insan tipi yaratmıştır. Batı'nın toplumsal ilişkilerinde birey tercihleri esas olduğu için, rekabet ortamında birey kendi gücüyle yalnız ve tek başına ayaktadır. Başkasının lütfuyla değil kendi emeğiyle kazanır, kazandığı her şeyi de kendi emeğinin ürünü sayar.

▪ Doğudaki medrese öğretisi dediğimiz düşünce ile modernite insanı arasındaki farkı en iyi anlatan iki kavram vardır. Bunlar "cemaat" ve "cemiyet" kavramlarıdır. Cemaat iklimi veya ortamı, feodal dayanışma, kabile, aşiret ve şeyh mürit ilişkisine dayanır. Cemiyet kavramı ise bireyselleşmiş ve toplumsallaşmış insan topluluğunu ifade eder. Medrese ve tasavvuf öğretisi dünya huzurunu hikmet ve tefekkürde ararken, modernite insanı laboratuarda, ekonomide, makine başında, insanlığa refah getirecek değerleri yaratır. Elli kere yapıp yüz kere bozar, hayatın sorunlarıyla boğuşur. Biat kültürüne odaklı cemaat insanına gelince, yurttaşlık bilinci oluşmamış tebaa veya sürü niteliğindedir. Bu kültürde liyakatin objektif kuralları olmadığı için, insan kendi liyakatıyla değil, lütuf sahibince yükseltilmiş olur. Bu kültürün keramet sahibi öyle Şeyh efendileri var ki, Yüce Tanrı 15 yaşında iken tüm ilimleri (hangi ilimlerse) onun kalbine doldurabilir (Bkz. Said-i Nursi).

▪ Dünyevi arzularını bir lokma bir hırkada dizginleyip, silik kişiliği ile itaat etmeye yatkın Cemaat insanı, kendiliğinden bir düşünce kıvılcımı, bir estetik güzellik veya bir yenilik üretemez. Bilinçli ve kişilikli yurttaşlar olan modernite insanı ise, bireysel tercihlerini kendisi belirler, takipçisi de kendisidir. Kendi zihnindeki varoluş ve tekamülle kendini gerçekleştirir. Kişilikli çağdaş birey için ödev değil insiyatif önceliklidir, hiyerarşik kurallara değil, herkesin eşit olduğu doğal hak ve özgürlüklere inanır.

▪ Özgür düşünce içinde gelişen modernite kültürü daima dinamik ve yaratıcı olmuştur. Buna mukabil cemaat kültürü statik yani durağandır. Daha önemlisi, modern insan potansiyel ilerlemenin kaynağını akıl ve bilimsel düşünceden alırken, cemaat kültürü dinsel/ mistik egoizme odaklanır. Egoizm ve feodalizmin hakim olduğu geri kalmış kültürler insanın kişilik sahibi olmasını engeller. Kişilik gelişmeyince iktidar sahibu sultanlar veya tarikat Şeflerinin el ayak ve saçaklarını öpme yarışına girerler. Kısacası itaatkar yalakaları olurlar. Gündelik çıkarı için politikacı peşinde koşan böylesi egoist ve bencil insanlar toplumcu olamaz.

▪ Şunu da yaşayarak görürüz ki, İslamcı öğretiler arzuları kısıtlı, çaresiz yoksul yığınlara, bol bol “kadere rıza" duygusu pompalamaktadır. İslam inancına dayalı öğretilerin en büyük felaketi bize göre bu noktada kendini gösterir. Yani "kader ve rızık" kavramlarına yüklenen anlamlar bunu önceller. İslamcı öğretilere göre, "hayır ve şer Allah'tan geldiğine" göre, rızkın devamlı yukardan beklenmesi gerekir. Bu zaaf değil bir felakettir.

▪ Dışa dönük yaşayan modernleşmiş/bireyleşmiş Batı insanının dünyasına gelince, o doğayı ve hayatı keşfetmek için kurgulanmıştır.Bu kültürün insanı kaderine rıza gösterme ve kendini dizginleme yerine, kaderini kendisi çizmeye ve arzularını tatmin etmeye çalışır.

▪ Uygarlık yolunda ileri gitmiş kültürlerle geri kalmış kültürler kıyaslanınca karşımıza şu çıkar. İslam dünyası günümüzde sadece bilim ve teknolojide, askeri alanda, sadece ekonomi ve siyasette değil ahlak ve fazilette de yerlerde sürünmekte. Batı bu gelişmeleri Aydınlanma, demokrasi ve bilimsel düşüncenin rehberliği ile kazanmıştır. İslam dünyası maddi ve manevi alanda her şeyiyle uygar dünyaya muhtaçtır. Şu küreselleşme çağında, İslam dünyasını yöneten siyasal iktidarlar ile ona hükmeden gelişmiş ülkeleri yüzlerce parametre arasından sadece bu ikisine indirgeyerek bile kıyaslayabiliriz.

▪ Tanzimattan beri hüküm süren bu zihinsel yapıya sadece Cumhuriyet sessiz kalmamıştır. Bin yıllık tarih süreci ve derin uykumuz da gösteriyor ki, doğa nasıl evcilleşemiyorsa, İslamcı toplumlar da normalleşemez. Kıyamete kadar böyle gidecekler. Bulunduğumuz coğrafya ve sığındığımız kültür ve İslamcı iktidarın idrak gecikmesi de, gösteriyor ki, bu küresel kapanın bu çıkmazın içine sıkışmış vaziyette. Aşağı tükürse sakal, sakala tüküremiyor çünkü kendisi, yukarı tükürsebe bıyık onu da beceremiyor....

OSK / 10 Ekim 2019 Perşembe

YORUMLAR

  • 0 Yorum